Balkanlarda bir asırdır süren otorite boşluğu, bölgenin sahipsiz kalmasıyla
sonuçlandı. Bu otorite boşluğundan en çok zarar görenler ise, Osmanlı’nın
bölgedeki en önemli mirası olan Müslümanlar oldular. Bölgedeki Türk-İslam
varlığı, kendilerine sahip çıkacak yeni bir Osmanlı’yı,
yani Türkiye’yi bekliyor.

HARUN YAHYA



"Türk Milleti’nin karakteri yüksektir. Türk Milleti çalışkandır. Türk Milleti zekidir... Türk Milleti milli birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmiştir… Türk Milleti’nin tarihi bir niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Türk Milleti’nin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır..."


MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Makedonya Sorunu ve Türkiye

1912 yılına kadar “bizim” olan Balkan topraklarında Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyetinin sona ermesi bölgeye hiçbir zaman huzur ve güven getirmedi. Yugoslavya Federasyonu’nun dağılmasının ardından önce Bosna-Hersek, sonra Kosova, şimdi de Makedonya’ya kan ve gözyaşı hakim... Binlerce müslüman Türk ve Arnavut şimdi ikinci vatan olarak gördükleriTürkiye’ye sığınıyor. Balkanlar’da yeniden savaş rüzgarları eserken, bölge halkının tek umudu, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğal mirasçısı olan Türkiye’dir.

Önce Bosna... Sonra Kosova... Şimdi de Makedonya. Balkan topraklarında yine kan ve gözyaşı hakim. Balkanlar’da ve özellikle Makedonya’da yaşanan gelişmeler bölgedeki Türk, Arnavut ve Boşnak asıllı müslümanları yakından ilgilendiriyor. Makedonya’nın %35’ini oluşturan Arnavut sivillerin başlatmış olduğu mücadelenin, bölgedeki dengeleri yeniden Sırplar lehine değiştirmesinden endişe ediliyor.

Nitekim Mart ayının ilk günlerinde Makedonya-Kosova sınırında 3 Makedon askerin öldürülmesiyle başlayan, daha sonra şiddetli çatışmalara dönüşen gelişmelerin ardından NATO,Sırbistan’ın güneyindeki tampon bölgeye Sırp güçlerinin girmesine izin verdi.5 km’lik bir alana yayılan Sırp güçlerinin sınırı ne kadar ihlal edeceklerine Kosova Barış Gücü karar verecek. Sırpların çatışma anında ne tür silah kullanacağı konusu ise henüz belirsizliğini koruyor. Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) tampon bölgenin Sırp askerlerine açılmasının, bölgenin Sırp kontrolüne verilmesi planının devamı olduğunu belirtirken, Yunanistan da bölgeye asker göndermeye hazırlanıyor. Balkanlar’daki kriz Bulgaristan parlamentosunda da gündeme geldi. Başbakan İvan Kostov da özel gündemle toplanan parlamentoda Makedonya’ya asker gönderebileceklerini söyledi. Batılı ülkeler ve ABD, Doğu Bloku’nun yıkılmasının ardından Ortodoks cephesine vermiş olduğu desteği Makedonlardan da esirgemiyor. Ortodoks cephesine verilen destek ve Makedonya’da yaşanan olaylarının kökeni 20. yüzyılın başlarına kadar dayanıyor.


Sorunun Kökeni

1912 yılına kadar “bizim” olan topraklar Versailes anlaşmasıyla çizilen sınırlarla birlikte Balkan ülkelerine dağıtıldı. Balkanlar’da önemli bir nüfusa sahip olan Arnavutlar, tek bir devlet çatısı altında birleştirilmek yerine dağınık bir şekilde bırakıldılar. Uluslararası güçler, içinde Osmanlı’nın derin izlerini taşıyan, nüfusunun büyük bir kısmı müslümanlardan oluşan Arnavut halkının birleşmesini çıkarlarına uygun bulmuyorlardı. Çünkü Arnavutluk’un %95’ini, Makedonya’nın %35’ini Arnavutlar oluşturuyor. Karabağ’da ise 50 bin civarında Arnavut nüfus mevcut. Kosova ise Yugoslavya sınırı içinde Arnavutların toplanmış olduğu özerk bir bölge. Batı’daki Ortodoks cephesi ise Balkanlar’daki, çoğunluğu müslüman olan Arnavut unsurların tümünün biraraya gelerek Balkanların güneyinde büyük bir devlet kurmalarından büyük endişe duyuyor. Son on yıldır devam eden sorunun bir türlü çözüme kavuşturulamamasının nedeni işte bu.

Günümüzde Arnavutlarla Makedonlar arasında silahlı çatışmaya dönüşen gerilimin başlangıcı 1991 yılına dayanıyor. Yugoslavya Federasyonu dağılmadan önce Makedonya Cumhuriyeti’nde Türklerle birlikte kurucu millet statüsünde olan Arnavutlar, Federasyonun dağılması ve Makedonya’nın bağımsızlığı ile birlikte bu haklarını kaybettiler. Bu nedenle yeni anayasanın tekrar değiştirilmesini ve bölgenin federal bir yapıya kavuşturulmasını istiyorlar. Makedonya yönetimi ise Arnavutların bu isteklerini geri çevirmekle kalmıyor, Arnavutça eğitim ve siyasi temsil hakkı gibi konularda da Arnavutların önüne set çekiyor. Makedonya nüfusunun %35’ini oluşturan Arnavutlar siyasi ve kültürel haklarını tekrar elde etmek için Makedonya yönetimine karşı mücadele başlattılar. Makedonya yönetimi ile Arnavut militanlar arasındaki silahlı çatışmalardan en olumsuz etkilenen azınlık ise 700 yıldır bu topraklarda yaşayan müslüman Türkler oldu.


Makedonya’daki Müslüman -Türk Varlığı

Geçtiğimiz hafta can güvenliği nedeniyle Makedonya’nın başkenti Üsküp’ten gelerek Kapıkule sınır kapısından Türkiye’ye giriş yapan Makedonyalı Türk sayısının 3000’in üzerinde olduğu bildiriliyor. Yetkililer bu sınır kapısından Türkiye’ye giriş sayısının 7 kat arttığını belirtiyorlar. Bölgede günden güne eriyen müslüman Türk varlığı son çatışmalarla birlikte önemli ölçüde darbe yemiş durumda.

Tarihte Türk ırkından birçok uygarlığın hüküm sürdüğü Makedonya topraklarında, Hunlar, Avarlar, Kumanlar, Peçenekler ve Osmanlı Türkleri uzun yıllar yaşamışlar. 1300 yılından sonra da Anadolu’dan Makedonya’ya çok sayıda Türk göçmen yerleştirilmiştir. Ancak son yüzyılda bölgede Türklere karşı sistemli bir asimilasyon politikası uygulanmaktadır. Nitekim 1953 yılında 203.000 olan Türk nüfus sayısı günümüzde 77.000’e kadar gerilemiştir.

Her türlü olumsuzluklara rağmen Makedonya’daki müslüman-Türk nüfus, eğitim ve öğretimi Türkçe olarak gerçekleştiriyor. Türklerin eğitim gördüğü kuruluşlarda 264 Türk öğretmen görev yapıyor. Makedonya’da Türklerin en yoğun olarak yaşadıkları şehirler Üsküp, Gostivar, Ohri ve Resne’dir. Bölgedeki müslüman-Türklerin bir gazetesi, dergisi ve bir yerel televizyonu bulunuyor. Daha önce belirttiğimiz gibi Yugoslavya Federasyonu döneminde Makedonlarla birlikte kurucu millet statüsünde bulunan Türkler, yeni anayasa ile birlikte günümüzde bu haklarını kaybettiler. Siyasi alanda faaliyet gösteren “Türk Demokratik Birliği” ise Makedonya bölgesindeki Müslüman-Türk varlığının haklarını korumaya çalışıyor.


Çözüm: Osmanlı Barış ve Adaleti

20. yüzyılda dünyanın en kanlı, en kargaşalı ve en huzursuz bölgesi olan Balkan Yarımadası bir zamanlar böyle değildi. Balkanlar’da 19. yüzyıla kadar süren istikrarın sebebi bölgedeki Osmanlı hakimiyetiydi. Bugün bazı tarihçiler, Balkanlar’da Osmanlı hakimiyeti altında istikrar ve sükun içinde geçen asırları “Pax Ottomana” yani “Osmanlı Barışı”diye tanımlanıyor. Makedonya’daki Türk nüfusun yanısıra Makedon Arnavut ve az sayıda Boşnak kökenli müslüman, bölgede barış ve adaletin sağlanabilmesi için Türkiye’den çok şeyler bekliyorlar. Görünen o ki, başta Makedonya ve Balkanlar olmak üzere bölgede Osmanlı izlerini taşıyan tüm bölgelerde huzur ve güven ortamı yeni bir “Osmanlı Barışı” ile sağlanabilir. Bunun öncülüğünü yapması gereken devlet ise, elbette Osmanlı’nın yegane mirasçısı olan Türkiye’dir...


Perspektif

Toplumsal Huzurun Temeli

Bugün yeryüzünde, savaşların ve savaş sonrası yapılan anlaşmaların yapay olarak meydana getirdiği, tarih sahnesine henüz İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra çıkmış ve "cetvelle çizilmiş" pek çok ülke görüyoruz. Tarihleri kırk elli yılı ya da en fazla birkaç yüzyılı geçmeyen bu devletlerle yüce Türk Milleti karşılaştırıldığında, çok önemli farklılıklar göze çarpmaktadır.

Türk Milleti binlerce yıldan beri vardır; tarih yazılmaya başlandığından beri, Türk'ün izi dünya tarihinin sayfalarında var olmaktadır. Adının tarih sahnesinde duyulduğu andan itibaren bağımsız yaşamış, kendi kendini yönetmiş, birçok ülkeyi idare etmiş, birçok devlet kurmuş olan Türk Milleti, en zor şartlar altında bile milli benliğini ve varlığını korumuştur.

Türk Milleti dendiği zaman, bu kavramın içine sadece birkaç yüzyıl girmez. Bu şanlı tarihe Malazgirtler, Mohaçlar, Çanakkaleler, Milli Mücadeleler ve daha binlerce kahramanlık destanı girer. "Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır" diyen şairin belirttiği şekilde, uğrunda sayısız şehitler vererek, bugünlere gelen şanlı Milletimiz’in tarihini kitaplara sığdırmak imkansızdır.

Türk Milleti dendiğinde, yalnız bugün yaşayan yurttaşlarımızı değil, bütün geçmiş kuşakları ve gelecekte Türklüğün adını, bağımsızlığını, şerefini, dünya tarihindeki seçkin yerini sürdürecek olan henüz doğmamış kuşakları hep birlikte düşünmek gerekir.

Bugün bu tarihi mirası muhafaza etmek ve gelecek nesillere daha gelişmiş ve zenginleşmiş biçimde emanet edebilmek, hepimizin üzerindeki en önemli sorumluluklardandır. Ve bunu yaparken başvurulacak ilk kaynak Büyük Önderimiz Atatürk ve onun uygulamış olduğu politikalardır. Zira, toplumsal gelişmenin, bütünlüğün ve huzurun sağlanmasında şimdiye kadar pek çok yöntem denenmişse de, tek çözüm yolunun Atatürkçülükte saklı olduğu gerçeği görülmektedir.

Atatürk devrinin kıymetini bilmeyenler, birtakım yalan ve entrikalarla Milletimiz’i içten ve dıştan zehirlemeye çalışmışlar, milli birlik ve beraberliğimizi sarsmak için akla gelmeyen yöntemlere başvurmuşlardır. Oysa Atatürk'ün fikriyatı ve kişiliği, Büyük Türk Milleti'ni ırk, mezhep, din, sınıf kavgalarıyla bölmeye kalkışacak olanlara karşı en sağlam savunma aracıdır.

Atatürkçülük'ten ve Büyük Önder'in açtığı yoldan en küçük bir sapmayla bile sapıldığı takdirde, Türk Milleti'nin bugün layık olduğu noktaya gelmesi mümkün olmayacaktır. Benzer şekilde Atatürk unutulduğu takdirde, toplumumuz için rahat, huzurlu ve uzlaşmacı bir yaşam ortamı da oluşamayacaktır. Dolayısıyla ülkemizin menfaati için Atatürkçülüğün yaşatılması ve pratik hayata geçirilmesi zaruridir.

Millet olarak bizler Atamızı ve onun geniş düşünerek, ileriyi görerek ortaya koyduğu anlayışı anlamak, sevmek ve onun yolundan gitmekle başarıya ulaşacağımızı hiçbir zaman unutmayalım.



Tarihin Aslına Dönüşü

Soğuk Savaş döneminde bir ülkenin dış politika belirlerken dikkat etmesi gereken tek şey, Doğu ve Batı blokları arasındaki dengeleri hesaplamaktı. Soğuk Savaş’ın dar kalıplarının kırılmasıyla Türkiye’nin önünde yeni bir vizyon açıldı. Makedonya’da yaşanan son gelişmeler bu açıdan değerlendirildiğinde, Balkanlar’daki dengeler Türkiye’nin lehine tekrar değişebilir.

Bundan 20 ya da 30 yıl önce Türkiye için bir "Balkan stratejisi"nden söz edilse, kuşkusuz bu pek anlamlı bir kavram olmazdı. Çünkü o zamanlar Türkiye'nin uzun vadeli bir strateji geliştirmesi için ne gerekli ortam ne de imkan vardı. Dünya iki kutup arasındaki durağan bir çekişmeden ibaret olan Soğuk Savaş ile adeta dondurulmuştu


Dengeler Değişirken
Strateji Belirleme

Tarih, kültür, demografi, ticaret, doğal kaynaklar gibi unsurlar, Soğuk Savaş'ın üzerlerine çektiği kalın bir perde ile gizlenmişlerdi. Dünyadaki devletlerin tümü ya Batı bloku içinde yer alıyor, ya Sovyetler Birliği ekseninde hareket ediyor, az bir bölümü de Bağlantısızlar bloku içinde yaşıyordu. Dolayısıyla bir ülkenin strateji belirlerken yapabileceği tek şey, bu dengeleri hesaplamaktı.

Dahası, bir ülkenin ideolojik tercihi, özellikle sosyalist ülkelerde, o ülkenin tarihsel ve ulusal kimliğini gölgeliyor, dolayısıyla strateji kavramı tek boyutlu dar bir kalıba girmek zorunda kalıyordu. Ülkeler ya da halklar arasında yüzyıllardır var olan tüm kültürel, dini, etnik ve ulusal sürtüşme ya da dostluklar önemini yitirmişti. "Birinci Dünya" (Batı Bloku) ile "İkinci Dünya" (Doğu Bloku) arasındaki rekabet, yegane stratejik endişeydi.


Demirperde'nin Çöküşünün Ardından Balkanlar

Özellikle de Balkan Yarımadası açısından durum böyleydi. Bu dev yarımadanın siyasetini asırlar boyu belirlemiş olan tüm dini, etnik ve kültürel çekişmeler ya da dostluklar rafa kaldırılmıştı. Sırplar, Hırvatlar, Bulgarlar, Arnavutlar, Boşnaklar, Romenler, Pomaklar, Türkler, Yunanlılar, Macarlar, Karadağlılar ve bugün çalkantılı bir dönem yaşayan Makedonlar... Tüm bu Balkan halklarının aralarındaki tarihsel pozisyonlar ve bu halkların dış dostları ya da düşmanları silinmiş, yerine sadece sosyalizmin farklı versiyonları arasındaki çatışmalar konmuştu. Sovyet müttefiği olan Bulgaristan ile Amerikan müttefiği olan Yunanistan'ın ya da Çin müttefiği olan Arnavutluk'la özgün bir sosyalizm versiyonu ile yönetilen Yugoslavya'nın sürtüşmesi gibi siyasi meselelerdi bunlar.

Ancak 80'li yılların sonunda Soğuk Savaş aniden bitiverdi. Önce Doğu Bloku'nun sosyalist rejimleri birer birer devrildiler. Bir süre sonra daSovyetler Birliği tarihe karışıverdi.

Ve çok geçmeden çok önemli bir gerçek ortaya çıktı: Soğuk Savaş, az önce sözünü ettiğimiz dini, etnik, kültürel ya da ulusal kimlikleri ortadan kaldırmamış, hatta biraz olsun bile zayıflatmamıştı. Sadece bu kimliklerin üzerine yarım asırlık bir perde çekmişti. Perde yırtılınca, herşey eskisi gibi ortaya çıktı. Bir başka deyişle, herşey aslına rücu etti.

Bunun Türkiye açısından anlamı ise, yepyeni bir stratejik ufuk oldu. Soğuk Savaş'ın dar kalıplarının kırılması ile birlikte Türkiye'nin de önüne yeni bir vizyon açıldı. Bugün Türkiye, din, etnisite ve kültür gibi kavramların çok önemli hale geldiği, tarihsel ittifak ve cepheleşmelerin yeniden uyandığı bir Balkanlar'da, Osmanlı İmparatorluğu'nun doğal mirasçısı olarak büyük bir insiyatif sahibi.


Yeni Dünya Kurulurken Türkiye'nin Belirleyici Rolü

Kısacası bir kez daha yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye'nin bu dünyada alacağı yer, kimliği, kültürü, tarihi ve bunlara bağlı olarak geliştireceği stratejilerle belirlenecek. İşte bu nedenle de, Türkiye'nin gerek devlet gerekse toplum olarak geçmişte olduğu gibi bugün de tarihin kendisine yüklediği misyonu benimsemesi ve bu misyona uygun bir milli strateji geliştirmesi gerekiyor. Çünkü başta oldukça tehlikeli bir süreçten geçen Balkanlar olmak üzere, Ortadoğu, Kafkaslar ve Ortaasya Türkiye’den çok şeyler bekliyor. Yunanlı siyaset bilimci Thanos Veremiss, bu tarihsel gerçeği şu sözlerle ifade ediyor: “Balkanlar’ı potansiyel olarak destablize edecek ve bölebilecek faktörlerin başında “Osmanlı faktörü”nün yeniden ortaya çıkışı gelir. Osmanlılar’ın bölgeden çekilmesinden bu yana, Türkiye’nin Balkanlar’daki Müslümanlara yönelik ciddi bir ilgisi olmamıştı. Ancak Doğu Avrupa’da komünizmin çöküşüyle birlikte, Türkiye’nin Balkan Müslümanları ile olan ilgisi de önem kazandı… Bulgar, Türk, Sırp, Hırvat ve Arnavut gibi farklı etnik kökenlerden gelen milyonlarca Balkan Müslümanı, Karadeniz’den Adriyatik’e kadar uzanan bir coğrafi kuşak oluşturmaktadır. Türkiye’nin, bu Balkan Müslümanlarının koruyuculuğunu üstlenerek bölgedeki etkisini büyütmesi, muhtemel bir gelişmedir.”


Balkanlar: Türkiye'nin Doğal Hayat Sahası

Bugün Yunanlı araştırmacılar bile Türkiye’nin Balkanlar’daki doğal hayat sahasının Türkiye açısından çok önemli olduğunu vurgulamaktadır. Yine Yunanlı tarihçi Veremis’e göre “Türkiye’nin Balkanlar’da etki sahibi olmasında Türk Milliyetçiliği ile İslami kimliğin uyum içinde birleştirilmesinin büyük önemi olduğunu” vurgulamaktadır. Bu durum, Türkiye’nin Balkanlar’da güçlenmesi için Devlet-i Al-i Osmaniye’den miras kalan Türk-İslam kimliğini vurgulaması gerekliliğinin, stratejik bir gerçek olduğunu göstermektedir.

Ana Sayfa